Merak ettim. Önce kendimi. En çok da atalarımı. Sonra herkesi… Herkesi kadim geçmişiyle tanımak istedim. Çünkü zamanla şunu fark ettim: İnsan yalnızca kendisinden ibaret değildir. Herkes, kendinden önce yaşamış binlerce..
Merak ettim.
Önce kendimi. En çok da atalarımı. Sonra herkesi… Herkesi kadim geçmişiyle tanımak istedim.
Çünkü zamanla şunu fark ettim: İnsan yalnızca kendisinden ibaret değildir. Herkes, kendinden önce yaşamış binlerce insanın izlerini taşır. Atalarının sevinçlerini, acılarını, göçlerini, dillerini, inançlarını, mücadelelerini, günahlarını ve sevaplarını… İnsan, kendinden çok geçmişinin bugünkü hâlidir.
Bugün dediğimiz şey, kadim geçmişin biriktirdiklerinin kısa bir özetidir. Her insan geçmişten çok şey alır, kendinden de biraz ekler ve onu geleceğe devreder. Nasıl bedenimizin bir DNA’sı varsa, toplumların da bir hafızası, insanın sosyal hayatının da görünmez bir DNA’sı vardır. Bedenimiz bazen sağlığın, bazen hastalıkların izlerini genetik olarak taşır. Davranışlarımızın, alışkanlıklarımızın ve hayata bakışımızın bir kısmı da kadim geçmişimizin bize bıraktığı mirastır.
Geçmişten hiçbir şey almayan, geleceğe de hiçbir şey bırakamaz. Bugünün insanı, dünü yarına taşıyan bir köprüdür. Her kuşak, kendisine bırakılan emaneti biraz daha çoğaltıp bir sonrakine teslim eder. Medeniyet dediğimiz şey de aslında budur.
Sadece insanları merak etmedim.
Deminde içtiğimiz çayın da geçmişini merak ettim. Uzak dağların eteklerinde yabani bir bitki olarak başlayan yolculuğunu düşündüm. Bir yaprağın nasıl kıtalar aştığını, nice limanlardan geçtiğini, nice ellerde demlendiğini ve sonunda bizim masamıza kadar ulaştığını… Bir bardak çayın içinde bile binlerce yıllık bir hikâye saklıydı.
Sonra atalarımı var eden Mezopotamya topraklarına can veren Fırat’ın peşine düştüm. Suyun aktığı yöne değil, doğduğu yere doğru yürüdüm. Karasu’nun doğduğu dağlara, Murat’ın beslendiği yaylalara çıktım. Bingöl’ün, Munzur’un ve nice dağın suyunu heybesine katan Fırat’ın yalnızca akan bir nehir olmadığını gördüm. O, geçmişten bugüne insan hikâyelerini taşıyan canlı bir hafızaydı. Kimi zaman can suyu oldu, kimi zaman kıpkırmızı kana karıştı. Medeniyetleri büyüttü, şehirleri besledi, göçlere, savaşlara, sevdalara ve ayrılıklara tanıklık etti. Fırat da geçmişi bugüne taşıyordu.
O nehrin kıyısında Gerger Kalesi’nin taşlarına dokunduğumda yalnızca bir kaleye değil, yüzyılların sessizliğine dokunduğumu hissettim. Ve o kalenin gizemini aramaya başladım. Atalarımın izlerini taşıyan o taşların peşine düştüm.
Anladım ki yeryüzünde hikâyesiz hiçbir şey yok.
Bir taşın, bir ağacın, bir nehrin, bir kelimenin, bir ekmeğin, bir bardak çayın… Hepsinin insan gibi uzun bir yolculuğu var.
Belki de bu yüzden köklere merak saldım.
Çünkü köksüz hiçbir şey yaşayamaz. Kökünden kopan insan yönünü de kaybeder. Geçmişinden kopan toplumlar ise geleceğini sağlam kuramaz.
Kadim geçmiş, yalnızca geride kalmış zaman değildir. O, bugünün mayası, yarının hafızasıdır.
İnsan, geçmişiyle vardır ve yaşarken bıraktıkları kadar da gelecektir.
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)