Umut değil midir, insanı ayakta tutan? Her yeni güne iyi dileklerde bulunarak başlarız. Yeni başlangıçlar, daha iyi bir yaşam dileriz… Her umudun içinde çocuğumuzdan bir parça barındırırız. Büyüsünler, okula gitsinler,..
Umut değil midir, insanı ayakta tutan? Her yeni güne iyi dileklerde bulunarak başlarız. Yeni başlangıçlar, daha iyi bir yaşam dileriz… Her umudun içinde çocuğumuzdan bir parça barındırırız. Büyüsünler, okula gitsinler, vatana yakışır hayırlı evlat olsunlar. Sonra ülkeyi sarsan çocuk ölüm haberlerini duyarız. İçi yanan analar, ağlayan babalar, kardeşlerin yürek burkan feryatları içimizi ürpertir. Daha sıkı sarılırız evlatlarımıza.
Artık huzurlu ebeveynlerin yerini kaygılı, endişeli birer canavar alır. Tüm iyi dileklerin yerini tek bir cümleye sığdırmıştır evlat acısından korkan analar. “Ben öleyim, çocuğum ölmesin.” Ne yazık ki çoğu zaman, iyi dilekler, güzel temenniler çocukları ölümsüz kılmıyor. Çocuklar ölüyor, çocuklar tecavüze uğrayıp hunharca öldürülüyor. Ölümsüz olan tek şey evladını yitirmiş anaların yürek acısı. Susun artık susun. Yalan söylemeyin, riya-karlık etmeyin.. İçinizde bir parça insanlık kaldıysa gerçekçi olun. Yerlerde üzerine bastığınız ölen çocukların gerçek kanı.
Önünüzden geçen kocaman tabutlarda yapılan işkence sonucu morarmış minicik bedenler var. Ve bugünlerde daha da popülerlik sağlayan Savaşın Çocukları var… Ölmüş ulan bu çocuklar ölmüş hala göremiyor musunuz? Biliyorum bir çoğunuz yazımı okuduktan sonra biraz içlenecek, ölen, öldürülen tüm çocukları yad ederek dualar göndereceksiniz. Ve eminim vermek istediğim mesajı görmezden geleceksiniz. Bu bir istek değil. Bu bir çağrı!Ey insanlık vicdanınızı başkalarına peşkeş çekmekten vazgeçin.
Savaşın çocukları diyoruz. Savaşın en masum yanlıları. Ne kadar masum olsalar da en gerçek yönünü onlar yaşıyor. Ölümcül sonuçlarla hem de… Suriyeli, Filistinli, vs… ne fark eder ki.
Hal böyle olunca insan ister istemez Gazze’de yaşayan insanları, sesleri çok az çıkabilenleri düşünüyor. Evde oturup savaşı beklemek nasıl bir duygu?
Gözüme bir ilan çarptı, ‘Sıra kimde?’ diye soruyordu. “Gazze’de yaşamak nasıl bir duygudur? Hayal etmeye çalışıyorum. Açıkçası, tabii afetler dışında, kıyaslayabileceğim bir örnek gelmiyor aklıma. Bir hortumun gelip evin damını uçurması ve tüm camların yerle bir olması mesela…
Akşam yemek yerken, televizyonda en sevdiğiniz diziyi izlerken, dişlerinizi fırçalarken, kahve yaparken, okula gitmek için servise binen çocuklarınız öperken, araba kullanırken… düşünün, hep düşünün.
Çocuklarınıza ne diyeceksiniz? Onları nasıl avutacaksınız? Onlara bir kez daha insanların üstüne bombalar yağdıracağını nasıl açıklayacaksınız? Ve bu savaşa ortak olan sizler nasıl açıklama yapabileceksiniz? Can Dündar’ın ‘Savaşta Ne Yaptın Baba’ adlı kitabındaki bu soru geliyor aklıma. Gerçekten, ne diyeceksiniz?
Sonra çocuklarınıza sarılıp yanınıza almak istediğiniz üç beş parça eşyanızı çantalarınıza koyun, fazla değil, gidiyoruz, gitmek zorundayız’ diyeceksiniz. Onların sorularını yanıtlarken, ‘Bilmiyorum, geri dönüp döneceğimizi, bilmiyorum’ demek zorunda kalacaksınız.
“Neye geri dönecekler ki? “Peki, hiç gidemeyecek durumda olanlar ne olacak? Hastalar, yaşlılar, hiç parası olmayanlar? Anlamsızlığa anlam verebilir misiniz? Düşünün bunu, hep düşünün.
“Bu bir oyun. Yeni bir savaş oyunu. Gerçek ve ölümcül. İnsan eliyle yaratılan acıların özünü kavramamak, kendimizi korumak ve güvenliğe almak değildir. Sadece empati kurmaktan uzaklaşmaktır.
Bizler, bu savaşa karşı olanlar hep Gazzeli olmayı hayal edelim. Her an, her zaman, her yerde. Filistin’li küçük bir çocuğun annesine sorusuydu bu içimi ürperten, tüylerimi diken diken eden: ‘ Anne : Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi? ‘
Ölümü artık kurşunlarla değil çocuk, terk edilmiş bir yalnızlıkta özgürlüğe kaçışında bir sahil kıyısına vurmuş balık gibi veriyorlar sana. İnsanlığını,özgürlüğünü, çocukluğunu elinden alarak….
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)