İstanbul’un tarihi boyunca vadi tabanları ve dere yatakları, doğanın kendine ayırdığı doğal su kanalları olmuştur. Yağan her damla yağmur, toprağın gözeneklerinden süzülerek alt katmanlara ulaşır; fazla gelen su ise..
İstanbul’un tarihi boyunca vadi tabanları ve dere yatakları, doğanın kendine ayırdığı doğal su kanalları olmuştur. Yağan her damla yağmur, toprağın gözeneklerinden süzülerek alt katmanlara ulaşır; fazla gelen su ise bu doğal hatları takip ederek denizlere ve baraj havzalarına akar. Ancak kentin geçirdiği kontrolsüz dönüşüm, bu doğal dengeyi kökünden sarstı.
2013 yılında İBB Meclisi kararıyla dere kenarlarındaki 100 metrelik yapılaşma koruma sınırının 10 metreye kadar düşürülmesi, İstanbul’un coğrafi yapısına indirilen en ağır darbelerden biri oldu. TMMOB Mimarlar Odası’nın kararlı hukuki mücadelesi sonucu Danıştay yıllar sonra bu düzenlemeyi iptal etmiş olsa da, yargı kararı gelene kadar geçen 7-8 yıllık süreçte vadiler betona boğuldu. Su kanallarının üzerine binalar yükseldi, asfalt yollar döküldü.
Vadileri Yok Etmenin Bilimsel ve Ekolojik Faturası
Bir kentin üzerini beton ve asfaltla kaplamak, toprağın nefes alma ve suyu emme yeteneğini tamamen elinden almak demektir. Doğal akış kulvarı kapatılan su, kendisine yeni yollar arar. Bunun sonucunda ortaya çıkan tabloyu anlamak için şu ekolojik gerçeklere bakmak gerekir.
Gökten düşen yağmur bir “doğal afet” değildir; doğanın binlerce yıldır devam eden normal bir döngüsüdür. Ancak suyun geçiş yollarına bina dikmek, dere yataklarını rant uğruna daraltmak ve bilimin uyarılarını göz ardı etmek, afetleri kendi ellerimizle davet etmektir.
Hukuk sisteminin ağır işlemesi nedeniyle geri dönülemez zararların oluşması, kent planlamasında anlık kararların ne kadar büyük maaliyetler doğurduğunu gösteriyor. Unutulmamalıdır ki; su her zaman kendi yolunu bulur ve doğa, kendisine yapılan müdahaleleri erken ya da geç mutlaka hatırlar.
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)