Ayaklar altına alınmış olan haklarını sadece talep etmek yerine, onları kendileri elde ettikleri zaman aslında onlara sahip olmuş olacaklar Georg Wilhelm Frıedrrich HEGEL Söze bu sözle başlayalım. Birkaç gün..
Ayaklar altına alınmış olan haklarını sadece talep etmek yerine, onları kendileri elde ettikleri zaman aslında onlara sahip olmuş olacaklar
Georg Wilhelm Frıedrrich HEGEL
Söze bu sözle başlayalım. Birkaç gün önce bütün dünya, Hamas, FHKC ve diğer Filistinli direniş gruplarının başlatmış olduğu operasyon ile gözlerini açtı. On yıllardır Filistinliler için açık hava hapishanesine dönen ve Filistinli yerleşimciler için çepeçevre saran duvarların ve dikenli tellerin aşılması büyük bir şok etkisi yarattı. Ancak Dünya’yı sarsan bu şok etkisi ile birlikte, medya ve sosyal medya üzerinden manüplasyon çarklarının, uluslar arası kamuoyunda, ne denli işletildiğine bir kez daha tanık olduk. Dünya’da ve ülkemizde yükselen milliyetçiliğin olayları, ve olguları tikel(parça parça), tarihsel bağlamından kopuk bir biçimde medya ve sosyal fenomenleri üzerinden ele aldığı ve açıklamaya çalıştığı yeni bir şey değildi. Bununla birlikte Filistin direnişi üzerine bugün açığa çıkmış olan şey ise, ulusların belleklerinde yaratılmaya çalışılan efsanelere karşı mücadelenin önemini daha yakıcı bir şekilde hissettiğimizdir. İki binli yılların başında genç olmuş olanlar hatırlayacaktır; Oslo barış görüşmelerinin tıkanmasının ardından Filistin’de ikinci intifada(Silkinme, ayaklanma) yaşanmış, İsrail Devletinin yıllarca yürütmüş olduğu katliam ve tecrit politikaları, toplumsal alanda büyük bir öfke yaratmıştı. O yıllarda ülkemizde ve uluslar arası alanda İsrail Devletinin uygulamış olduğu vahşet büyük bir tepkiye yol açmış, Filistinlilerin bu zulme karşı direnişleri coşkuyla karşılanmıştı. Bugün ise ne yazık ki durum tersine dönmüş görünüyor. Özellikle Türkiye’de göçmen karşıtlığı üzerinden yeni bir ivme kazanan milliyetçiliğin tavrı bütünüyle revize edilmiş, Suriyeli Arap göçmenler ile Filistin direnişi arasında bir bağıntı kurulmaya çalışılmıştır.
Bu yazının kapsamı medya üzerinden yaşanan bu akıl tutulmasına karşı tarihsel ve siyasal gerçekleri ortaya koymak, toplumsal aydınlanmanın ışığı ile son derece kirli bu dezanformasyon mekanizmasına değinmek ve buna karşı mücadele araçları üzerinde durmak ve bu araçları geliştirmeye çalışmak üzerinedir. Bununla birlikte daha önce kimi yerlerde sosyalist-sol basında yayımlanmış tezlerin tekrarında düşmek zorundayım. Yalanın ve ikiyüzlülüğün boyutlarının büyüklüğü karşısında bıkmadan usanmadan, tekrar tekrar anlatmaktan ve tartışmaktan başka şansımız ne yazık ki yok. Kuramsal olarak siyaset ve toplumsal yansıması olan izdüşümleri hızlı bir şekilde devinirken, toplumsal bilinç dediğimiz gerçekliğe tutunmak zorundayız. Hegel’in de ifade ettiği gibi öz-bilinç gücünü sürekli devinen deneyimlerden alır, ancak o(öz-bilinç) kendinden başka hiçbir şeye gereksinim duymaz.
Tez_1: Filistinlilerin dedeleri topraklarını sattı.
Öncelikle bu soruyu cevaplamak için tarihsel arka plana bakmak gerekir. Çünkü Filistin sorunu bugünün meselesi değildir. 19. Y.Y.’ın sonlarına doğru Avrupa’daki Yahudi göçmenler, yeni bir devlet arayışına girmiş ve bunun sonucunda Siyonist gazeteci Theodor Herzl’in “Yahudi Devleti” adlı çalışması ile bu konu bütün yönleri ile tartışmaya açılmıştı. 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan 1. Siyonizm kongresi sonucunda İsrail Devleti’nin temelleri atılmış, bu toplantı sonucunda da “Basel Programı” yayımlanmış, bu belgede Filistin’de bir yahudi devleti kurulması karar altına alınmıştır. Bu Filistin için sonun başlangıcı anlamına gelecektir.
İkinci başlangıç ise İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour’un Yahudilere Filistin’de bir devlet sözü vermesi ile başlar. “Balfour Deklarasyonu” olarak bilinen bu deklerasyondan sonra Filistin’e göç teşvik edilmiş ve büyük bir göç dalgası başlamıştır. İngilitere birinci büyük emperyalist paylaşım savaşının sonunda Osmanlı’nın elinden çıkan topraklar işgal edilmiş, İngiltere ve Fransa arasında gizlice imzalanan 1916 “Sykes-Picot” antlaşması ile Orta-doğu paylaşılmış, Filistin’de ise uluslar arası idare kurulması kararlaştırılmıştır. İngiliz yönetimi altındaki yoğun Yahudi göçü, Filistin halkında büyük bir öfke yaratmış, 1929 yılında kanlı çatışmalara yol açmıştır. İngilizler bu tarihlerden sonra Yahudi göçmenleri kontra güç olarak kullanmaya başlamışlardı. Öyle ki 1936 yılında patlak veren genel grevde bu kontra yahudi çeteler, Filistinli grevcilere saldıracaktır.
Görüldüğü üzere Filistin sorunu basit bir toprak satma olayına indirgenemeyecek kadar derin bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada emperyalist merkezlerin uyguladığı göç hareketlerinin sonucunda geri döndürülemez derin toplumsal yaralar açılmış, sonu gelmeyen çatışmalar baş göstermiştir. İngilizlerin önerdiği ikili devlet modeli Filistinliler tarafından reddedilmiş, onun yerine azınlık haklarına saygılı, eşit yurttaşlık haklarının yer aldığı uniter bir devlet modeli talep edilmiştir. Bu talep İngiliz sömürgeciler ve Yahudi göçmenler tarafından reddedilmiştir. İkinci dünya savaşının sonunda mülteci akınları hızını arttırırken, 1947 ve 1948 yıllarında Yahudi çeteleri köylerde temizlik operasyonları başlatmışlardır. Bunlardan en dikkat çekici olanı Hayfa katliamıdır. Burada Siyonistler tüm yetişkin Arapları öldürme emri vermiştir. Bu katliamdan sonra şehrin nüfusu 70.000’den 3-4 bine inmiştir. Burada bir balıkçı köyü olan Tantura’ da yapılan katliamlardan bahsetmek gerekir. Burada 200 civarında insanın katledildiği sanılmaktadır. Bugün Tantura İsrail’in en gözde tatil beldelerinden biridir. Tantura Plajı’nın arka cephesindeki katlı otoparkın altında toplu mezarlar bulunmaktadır. Hatta 2022 yılında katliama tanık olan 135 kişinin görgü tanığının röportajını konu alan bir belgeselde çekilmiştir. Bu görgü tanıkları insanların varile koyulup, yaylım ateşine tabi tutulduklarından bahsetmektedir.
Burada diğer bir belge ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısı 11 Kasım 1947 tarihli raporudur. Bu rapora göre Filistin’in Nüfus dağılımın gösteren bir harita ekte sunulmuştur. Bu raporda Yahudi nüfusunun en yoğun yaşadığı kentlerde bile Arap çoğunluğu göze batmaktadır. Bugün ise Batı Şeria’ nın Arap nüfusunun 370.000, buna karşılık Yahudi nüfusunun yarım milyon dolaylarında olduğu sanılmaktadır. Ayrıca BM Genel Kurulu’nun bu raporunda toprak satanların Lübnanlı ve Suriyeli büyük toprak sahipleri olduğu ortaya çıkmaktadır. Filistinlilerin toprak sattığı tezi, mantık olarak da hatalıdır. Yeryüzünde hiç bir ulus bir bütün olarak toprak sahibi olamaz. Toprak sahibi olanlar küçük bir azınlıktır her zaman. Dolayısıyla bu tez, tarihsellik ve mantık yönünden yanlıştır.
Tez-2: Hamas Siyasal İslamcı bir örgüt, buna karşılık İsrail Laik, demokratik bir cumhuriyettir.
Hamas’ ın siyasal İslamcı bir örgüt olduğu su götürmez bir gerçektir. Hamas bu anlamda savunulamaz. Ancak buna karşılık İsrail Tevrat’a dayalı, dini normlarla harekete eden, ırkçı, Siyonist bir devlettir. Dahası Bugün İsrail’in Laik ve demokratik bir sistemle yönetilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Bu konuya fazla değinmeyeceğim ancak harici gazetede yer alan Ilan Pappe ile röportajı referans gösterebilirim.
Tez–3: Filistin’de iki devletli çözüm dolayısıyla barış mümkündür. Hamas ise bu barışı baltalamaktadır.
Filistin’de iki devletli çözüm mümkün değildir. Aslında bugüne bakılırsa Filistin halkı 1993 yılında başlayan Oslo barış sürecinin bedelini ödemektedir. Bu anlaşma Mahmut Abbas ve Yaser Arafat’ın üstlendiği Filistin yönetimi açısından tam bir teslimiyet anlamına gelmektedir. Bununla birlikte İsrail bu anlaşmadaki sözlerini tutmamış Yahudi yerleşimlerinin sayısını daha da arttırmış, Filistinlileri tam bir mahkumiyete zorlamıştır. Filistin kolanizasyon(sömürgeleştirme) dönemine geçmiş bunun sonucunda ikinci intifada ayaklanması patlak vermiştir. Hamas örgütünün barışı baltaladığı tezi, İsrail devletinin uluslar arası alandaki algı yönetimine katkıda bulunmak anlamına gelmektedir. Çünkü gerek batı kamuoyu olsun gerek ülkemizdeki kamuoyu bakımından Filistin meselesi, Hamas’tan önce yokmuş gibi düşünülmektedir. Bunun böyle olmadığını bir önceki tezde açıklamıştım.
Her nasılsa Türk siyasetinin hamaset dolu söylem ve tutumunun ise burada dönüşerek daha soğukkanlı söylemlerle hareket ettiğini gözlemliyoruz. İlginç bir şekilde “one minute” cevvalliğinin esamesi okunmuyor. Özellikle bürokrasi ve devlet aklındaki kısırlık Bülent ARINÇ’ın riyakarca üstünde durduğu ara buluculuk rolünü devlet olarak üstlenme önerisi, Filistin sorunu üzerine “rüya satmaktan” başka bir anlama gelmiyor. Bu yönüyle düzen siyaseti bundan daha fazlasını yapamazdı zaten. Buraya ayrıca not etmek gerek; bu durum AKP iktidarını sıkıştırıyor. Düzen içi bu suskunluk ancak itidal çağrıları ile geçiştirilebilirdi. Bu işin bir boyutu… Diğer bir boyutu ise AKP ile birlikte, Türkiye ve Suriye’de siyasal İslam o kadar suç işledi ki bu da çok geniş kesimlerin öfkesine yol açtı. Bu öfkede göçmen karşıtlığının bir miktar da rolü vardır ancak siyasal İslam ayağının bizim toplumumuzda yarattığı infaal, dinsel olarak gördüğü her şeyden kaçmak ile sonuçlandı, özellikle bir kesim tarafından. Ancak bu kesimler iktidar aygıtları tarafından yönlendirilebilir hale geldi . Bu kesimlere, üzerine basa basa seslenmek gerektiği her gün kendini daha fazla dayatıyor. Dolayısıyla şu bilinmelidir ki Filistin meselesi Hamas gibi siyasal İslamcı bir örgütü aşan, tüm Filistinlileri ilgilendiren bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. AKP’nin toplumu dinselleştirmesinden rahatsız olan bu kitleler Hüda-Par ve ya Türkiye Hizbullah’ı ile Hamas arasındaki ayrımı fark etmek zorundadır. Özellikle bu konu bakımından Hamas üzerinden siyasal İslam karşıtlığı yapılamaz. Filistin direnişindeki vatan ve özgürlük sorunu, yakıcılığı bakımından ortadır. Siyonist İsrail’in yıkılması Filistin ulusunun misak-ı millisidir.
Tez-4: Hamas’ın 6 Ekim’de başlatmış olduğu “EL- Aksa Tufanı” Operasyonu İsrail Devleti’nin söylemlerine meşruluk kazandıracağından, bu operasyon İsrail Devleti’nin katliamlarına hizmet etmektedir.
Durum bu kadar basit değildir. Gazze on yıllardır tecrit altında olduğundan Filistin halkının işgale karşı meşru müdafaa hakkının olduğunu söylemek zorundayız. 11 Ekim 2023 tarihli Evrensel gazetesinin haberinde (Haretz gazetisi, Gideon LEVY’nin haberinden alıntı) Gazze etrafına örülen yeraltı duvarlarının sadece 765 milyon dolara mal olduğu yazmaktadır. Gideon Levy’nin değerlendirmeleri ise daha çarpıcıdır. Buna göre; “Masum insanlara ateş açacağız, insanların gözlerini çıkaracağız ve yüzlerini parçalayacağız, kovacağız, el koyacağız, soyacağız, insanları yataklarından kaldıracağız, etnik temizlik yapacağız ve tabii ki Gazze Şeridi’ne yönelik inanılmaz kuşatmayı sürdüreceğiz ve her şey yoluna girecek.” Şeklinde ifade edilmektedir. Bu bize, tecrit ve katliamın boyutlarını göstermektedir.
Kaldı ki Filistin halkının başka bir seçeneği bulunmamaktadır. Dünya tarihinin hiçbir kesitinde savaşmadan elde edilmiş bir ulusal kurtuluş mücadelesi bulunmamaktadır. Filistin halkı korku duvarını aşmış, özgürlükleri için mücadeleye girişmiştir. Harekatı yöneten örgütün siyasal İslam karakterli olması, sorunun sınıfsal ve ulusal boyutları olmadığı anlamına gelmez. Bunun yanı sıra bu operasyona FHKC gibi irili ufaklı sol ve seküler direnişçi örgütler de katılmıştır. Filistin ulusal hareketinin devrimci özünü ortaya çıkartması yarının meselesidir.
Hamas yüzünden Filistinli sivillerin katlediliyor oluşu ve ya katledilecek olması türünden bir söylem İsrail propagandasına hizmet edecektir. Bununla birlikte ulusal kurtuluş mücadelelerinde işgalcilerden korkulmaz, ulusun son ferdi kalıncaya kadar savaşmaya devam edilir.
Tez-5: Hamas İsrail Yerleşim yerlerindeki sivilleri öldürüyor.
El- Aksa Tufanı harekatının başlamasıyla birlikte yalan ve asparagas haberlerin sıkça dolandığını, akıl ve mantık ölçütlerini ne denli felce uğrattığını bütün dünyaca izledik. İlk olarak Gazze sınırına yakın Süpernova Müzik festivalinde Hamas militanlarının, festivale katılanlardan 260 kişiyi katlettiğine dair haberler ve video haberler ortalığa yayıldı. Ardından Hamas militanlarını çıplak bir kadının üzerinde ellerinde silahlarla slogan atarken gördük bu videolarda. Hemen sonra aracın üzerindeki kadının bir Alman vatandaşı olduğunu, adının Shani Louk olduğunu, Hamas militanlarınca tecavüz edildiğini ve sonra öldürüldüğünü söylediler. Almanya’daki annesi ekran karşısında kızının öldürülmediğini söyledi ve kaçırılan kızının kurtarılmasını istedi. Olaydan birkaç gün geçtikten sonra İsrail Gazze’yi vurmaya çoktan başlamıştı.
Hamas militanlarının bebeklerin kafalarına kestiğine dair haberler yapıldı, daha sonra böyle bir şeyin olmadığı tekrar açığa çıktı. Ancak Batı kamuoyunda Filistin direnişini savunmak, Filistin bayrağı ile sokağa çıkmak çoktan yasaklanmıştı. Bu tarz yöntemler faşist rejimlerde rastlanabilecek bir durumdur. Bu yönüyle bütün bunlar, İsrail’in 11 Eylül’ü bu şekilde değerlendirilebilir.
Bu yalan mekanizmasının koyduğu ana hedef ise Hamas militanlarının Yahudi yerleşimcileri, İsrailli sivilleri katlettiğine dair bir izlenim yaratmaktan ziyade Filistin direnişindeki haklılığı ortadan kaldırmaktır.
Burada Yahudi yerleşimciler masum siviller mi sorusunu sormak gerekir?
Öncelikle bu yerleşimciler yasadışı bir şekilde İsrail Devleti tarafından, Filistin topraklarına yerleştirilen yerleşimcilerdir. Hemen hemen hepsinin ayrı bir statüsü vardır ve bu mahallelerdeki Yahudi topluluklar silahlıdırlar. Buralara yerleşmek daha alt tabakadaki ve ya sonradan İsrail’e göç etmiş Yahudiler için “eşit yurttaşlık” hakkı elde etmenin bir yolu haline gelmiş durumdadır. Ayrıca bu yerleşimciler ucuz krediler ve Yahudi cemaatlerinin maddi desteklerini almaktadırlar. Sayılarının 450.000’e ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu mahalleler özel olarak Filistin köylerine saldırır ve herhangi bir saldırı karşısında misilleme yaparlar. İsrail’in ulusal savunma bölgeleri denilen bu yerlerde birçok tedhiş, saldırı ve yağma olaylarının gerçekleştiği bugün basında ve uluslar arası raporlarda dile getirilmiştir. Bu tedhiş hareketleri 2023’te zirveye ulaştı. BM’nin her ay 100’den fazla olayı kaydettiği ve rapor ettiği bugün bilinmektedir. Bölgede gerginliği tırmandıran ve Filistin Halkının öfkesini çeken bu yerler İsrail topraklarını genişlettikçe, yaşam Filistinliler için daha çekilmez hale gelmektedir. Bu yüzden Yahudi yerleşimcilere masum demek son derece hatalı bir yaklaşımdır. Bu nüfus üzerinde Yahudi varlığını güçlendirme politikasını çatışmasız bir şekilde atlatmak ise mümkün değildir.
Sözümü burada bitiriyorum. Ülkem insanını aydınlatmayı, onları yalanlardan korumayı bir yurttaş olarak, kendime görev biçtim. Tarihimizde buna benzer bir kurtuluş mücadelesi yaşamış olmak ve o hikayelerle büyümek zihnimin hep bir kenarında yer etmiştir. Tarihimizin bize yüklediği misyon ve görevler için çabalamak ve savaşmak her yurttaşın asli görevidir aslında. Bağımsızlık ve özgürlük ancak bu şekilde elde edilir. Bu ülkenin yurtseverleri olarak bu bilinçle hareket etmeye devam edecek, yanı başımızda ezilen, yok sayılan, aşağılanan halkları desteklemeye devam edeceğiz. Bir inanç ve kararlılıkla bir kez daha haykırıyoruz!
Nehirden, denize özgür Filistin!
Arif Anıl Güleç
13.10.2023
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)