Siyaset

BUGÜN LAİKLİK NEDEN ÖNEMLİ?

Laiklik kelimesi, etimolojik köken bakımından yunanca “laikhos” kelimesinden gelmekte olup, toplum, toplumla ilgili olan ve ya halkla ilgili eylemler alanı olarak tanımlanmıştır. Sözcük yalın hali “laos” un anlamı da halktır…

BUGÜN LAİKLİK NEDEN ÖNEMLİ?

Laiklik kelimesi, etimolojik köken bakımından yunanca “laikhos” kelimesinden gelmekte olup, toplum, toplumla ilgili olan ve ya halkla ilgili eylemler alanı olarak tanımlanmıştır. Sözcük yalın hali “laos” un anlamı da halktır. Latince’ye “laicus” olarak geçen kavramın, sözcük anlamı değişmemiş, “laikhos” din adamlarının yaptığı işler dışında halkla ilgili işler olarak anlaşılmıştır.

Antik dönem insanı için “laikhos” kavramının, “logos”, “kosmos” gibi diğer birçok kavramla tamamlayıcı olarak kullandığını görürüz. Özellikle kosmos düşüncesi bilinebilir olan ve güzel olan olarak tanımlanmış, logos düşüncesinin ise yunan karanlık çağı olan mitoloji çağına (mitologicos) karşı, gücünü doğadan ve yaşamdan alan aklın zaferini ifade ettiğini bilmemiz gerekmektedir. “Logos”u elinde tutan insan; kosmostan yola çıkarak, şeylerin nedenleri araştıran, bilen insandır. Onun dünyasında mitlere yer yoktur, olsa bile mitlerin anlam etkisi zayıflamıştır. “Laikhos” kavramı Aristoteles ile birlikte tam olarak anlamını bulmuş, doğa ve toplum ile olguların tam olarak araştırıldığı Lykeion(günümüzde lise adı buradan gelmektedir) adında bir okul kurmuş, bilme etkinliği bilimsel bir etkinliğe dönüşmüştür.

Aristoteles ve antik dönemdeki birçok filozof, bilimsel etkinlik ile laiklik arasındaki sıkı bağı kavramıştı. Ancak ortaçağ düşüncesine geldiğimizde, Aristoteles’in metafiziği teolojiye indirgenmiş, logos, kosmos, gibi kavramlar laikliğin tamamlayıcı kavramları olmaktan çıkmış, yine bunların kullanımında akıl ve doğa gibi araştırma nesneleri, tanrı kavramı ile ikâme edilmiştir.

Neden bunları anlatıyorum?

İnsanlık tarihi içerisinde “Laiklik” kavramının kapladığı alan bakımından ve ne tür çatışmalarla ortaya çıktığının özellikle Türkiye’de ilerici birikim tarafından kavranması gerekmektedir. Çünkü aydınlanmacı antik dönem filozoflarının çok önemli bir bölümünün “Tanrılara hakaret etmek, gençleri yoldan çıkarmak vb.” suçlamalarla ya sürgüne gönderildiğini ya da idamla yargılandığını ve birçoklarının vahşice katledildiklerini bir yere not alınmak durumundadır. Türkiye’ de cumhuriyet değerleri ile birlikte laikliğin tasfiyesi ise doksanlı yıllar boyunca Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi birçok aydının öldürülmesi, antik döneme benzer bir alan temizliğinin ilk adımını teşkil eder. Tek bir farkla; Antik Grek ve Helenistik dönemde bu alan temizliği yüzyıllar almıştır. Sonrasında ise adım adım ortaçağ karanlığının yolları döşenirken, egemen, yönetici sınıflar sömürünün din olgusu dışında hiçbir araçla vücut bulamayacağının farkına varmaları sonucunda baskının dozajını arttırmışlardır. Asıl önemli olan ise bu tarihsel gelişime bakıldığında, Halkı devlet yönetiminden soyutlamak istiyorsanız “Laiklik” olgusunu kamusal alandan soyutlamanız gerekir. Tam tersi de doğrudur; din adamlarının devlet yönetiminde söz sahibi olduğu sistemde, halka yer yoktur.

Öncelikle orta çağ düşüncesi, antik dönemin aydınlanmacı düşüncesinden farklı olarak iki temel öge bakımında farklılaşır. Bunları belirtmek gerekirse;

1. CredoQuaAbsurdumEst ilkesi: Akıl yetersiz kaldığı için inanıyorum anlamına gelen bu ilke tüm skolastik düşüncenin temelini oluşturmuştur. Çünkü insan aklı sınırlı olduğu için zamanı, doğa olaylarını, evreni, yeterince anlayamaz. Bu yüzden anlayamadığı noktada tanrıya olan inanç devreye girmeli görünen şeylerin ilk nedenleri sorgulanmamalıdır. Çünkü tek hakikat Tanrıdır.

2. Credo Ut Intelligam ilkesi: Anlamak istiyorsan eğer, ilk önce inanmalısın ilkesidir. İnanç olmadan ilk nedenleri anlamak olanaksızdır. Ayrıca inanç olmadan bilgi tutarsız, yararsız ve hatta temelsizdir.

Laiklik bağlamında şu bilinmelidir ki, Skolastik felsefenin temeli olan ilahi dinlerin, imparatorluk dönemlerinin payandası olduğudur. Asıl çarpıcı olanı ise ilahi dinler imparatorlukları hızla yükseltmiş, toplumu hızla çürütmüş ve hızla yıkıma sürüklemiştir. Roma İmparatorluğu’nun kanlı tarihinden tutun da Arap İslam İmparatorluğu’na kadar tek bir istisna dahi göremezsiniz. Çöken imparatorluklar yerini dini imparatorluklara bırakmıştır. Bununla birlikte çok uzun yıllar boyunca din dışında kalan felsefe ve akli bilimler ile ilgilenmek, bunun üzerine araştırmalar yapmak yasaklanmış, bilim, sanat ve felsefe ile ilgilenenler yargılanmış, cadı oldukları gerekçesiyle yakılmıştır. Bilimsel gelişme konusuna burada Hegel’in 1787 yılında lise mezuniyet konuşmasında başlığa dikkat çekmek isterim, o da “Türkiye’de Sanat ve Bilimin Geri Kalmışlığı” üzerinedir. Hegel’in işaret ettiği şey geçerliliğini bugün de korumaktadır. Bu da halkın bilançosunda, borçlar hanesine yazılacaktır. Muhasebesini de okuyucunun ferasetine bırakıyorum.

Gelelim, tarihsel süzgeçten geçen güncel ve siyasal değerlendirmelere.

Öncelikle bu yazının amacı 14 Mayıs seçimlerinden sonra oluşan tabloda “laiklik”, “Cumhuriyet” üzerine yapılan tartışmalara ve arayış içerisine giren düzen muhalefeti dışındaki kesimlerin arayışlarına ek bir katkı sunmaktır. Bu konuya tarihi ve felsefi anlamına değinmeden geçiştirmek büyük bir hata olacaktır.

AKP Türkiye’si köklü bir siyasal islamcı geleneği devraldığı düşünüldüğünde zor ve baskı aygıtının dışında bir ideoloji boyutunun da güçlü şekilde etki alanını arttırdığından söz etmek gerekir. Toplumun dinselleşmesi “liberal” ve “muhafazakâr” ideolojik formların sentezi ile birlikte koçbaşı ilerlemiş ve bu ilerleme sonucunda “radikal demokrat” ve ya “radikal laik” kesimleri uzun bir süre edilgin ve hareketsiz hale getirmiştir. Bu öğretiye göre 1923 Cumhuriyet devrimleri ile “laik elitler” miti yaratılmış, ve yaratılan bu mite göre, bu elitler Müslüman çoğunluk olan halka karşı baskı uygulamıştır. İster mit deyin ister hafıza alanı deyin bu masal uzun yıllar AKP’nin, sermayenin ve tarikatların meşruluk zemini haline gelmiştir. Salt operasyonel bir anlamdan daha çok siyasal müdahale araçlarından bahsediyorum. Toplumsal belleği biraz daha deştiğimiz zaman AKP, AB ve ABD politikaları ekseninde “insan hakları” ve “demokrasi” söylemi bütün bir topluma yutturulmuştur. Bu politikaları savunanlar “Ergenekonculukla” ve “Askeri Vesayeti” desteklemekle suçlanmıştır. Kamusal alan bu şekilde kriminal bir vakıa haline getirilirken ülkenin iktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerin’ de çok uzun yıllar “Devlet Sucuk mu üretir?” kabalağından tutun da demokrasiyi serbest piyasa ekonomisine indirgemeye kadar geniş bir yelpazede tutum sergileyen “Chicago Ekolü” mezunu entelijansia yaratılmıştır. Bu Ekol Rektörlük ve dekanlık gibi en önemli mevkilerde görev yapmaktadır hala. Üstelik yardımcı makam ve kurumlarda tarikât ve cemaatlerden devşirme bir bürokrasi ordusunun varlığını, bütün ülke olarak tüm çıplaklığı ile gözlemliyoruz.

Bununla ilgili en çarpıcı belgelerden Dergi Parkta çıkan makalelere dikkat çekmek gerekmektedir. Bunlarda önemlisi Erdal GİŞİ’ nin “LAİKLİK KAVRAMI’NIN KRONOLOJİK EVRİMİ” adlı makalesidir. Bu makalede Laiklik kavramının güncel kategorik tanımları verilmiş; “Laiklik”, “Sekülerleşme”, “Pasif Laiklik”, “Dışlayıcı Laiklik” gibi tanımlara gidilmiştir. Anahtar kelime olarak Ele alınan “pasif laiklik”, dinsel kurumları ve din adamlarını eğitim alanı olsun, sağlık kurumları olsun bütünüyle kamusal kurumlardan dışlamayan, “Çoğunlukçu” laiklik türü olarak, buna karşılık “dışlayıcı laiklik” türünün, dini kurumları bütünüyle kamusal alandan dışlayan, tekçi, seçkinci bir laiklik türü olarak ele alınmıştır. Buna göre 1789 Fransız Devrim’i ile Jakobenlerin siyasal hatları, ruhban sınıfın devletten tavsiyesi dışlayıcı laikliğe örnek olarak gösterilmiştir. Buna karşın din ve devlet işlerinde tam bir barış hali süren İngiltere örneği “Pasif Laikliğe” dolayısıyla “Özgürlükçü Laikliğe” örnek gösterilmiştir. Öyle ki İngiltere 15. Yüzyıldan bu yana kiliselere özerk bir alan tanımış ve Almanya, ABD gibi ülkelerinde “reformist”, “liberal” politikalar uygulanmıştır.

Pasif Laiklik-Dışlayıcı Laikli Kuramı’nın temel ayrımında; din adamlarının ve dinsel kurumların, kamusal alanda temsiliyeti bir başarı kıstası olarak kabul edilmiş, dini faaliyetlere serbestlik tanınması özgürlük olgusunun içine yerleştirilmiştir. Tarihsel gelişimde Anglasakson ve Protestan kültürünün bir ürünü olan bu kavrama güncel olarak ABD Federal Yüksek Mahkemesi’nin tanımlamaları örnek gösterilmiştir. Bu tanıma göre;

“ Hiçbir makamın, politika, milliyetçilikte, dinde ya da düşünce ile ilgili herhangi bir alanda, tek doğrunun ne olduğunu buyurma yetkisine sahip olamamasıdır.”

Gişi burada bu tanımdaki bu büyü ve ya efsun ile dışlayıcı laiklikteki “seçkinci” ve “devletçi” anlayışın yerini, “çoğunlukçu” unsurun hakim olduğunu belirtmektedir. Liberal bayrak yarışının geldiği son noktamıdır bilinmez ancak bu tarz üst-yapı önermelerinin kamusal yönünün tasfiyesi anlamına geleceğinden, emekçilere yönelik “algıyı köreltici” ve “dağıtıcı” bir etki yarattığı ortadadır. Bize göre bu büyü ABD eski devlet başkanı George W Bush’un Irak’ı işgal ederken “Ben bu yetkiyi Tanrıdan aldım.” Söyleminin başka bir varyasyonudur. Hem aynısı hem tamamlayıcısı… Bu ayrımların, tanımlamaların yapıldığı dönem 11 Eylül saldırılarıyla birlikte emperyalizmin dizginlerinden boşaldığı, neo-liberal politikaların yükseldiği ve bütünsel olarak saldırıya geçtiği bir döneme tekabül etmiştir. Uluslar arası sermayenin, AKP ile birlikte Türkiye’ye biçtiği rol ise orta-doğu ülkelerinin bütünüyle istikrarsızlaştırılması üzerine kurulmuştur. Konumuz gereği bu kadar. Ancak laikliğin tasfiyesinin Orta-doğuda, Büyük Ortadoğu Projesi ile birlikte ele alınmak durumundadır. Nokta.

İktidar ayağının yanında bir de muhalefet ayağı, neo-liberal dönüşümleri hızlandırmış, iktidar aygıtına meşruluk alanı oluşturmuştur. Ne yazık ki laiklik konusunda bu denli sorunlu yaklaşımlara muhalefet içerisinden “Özgürlükçü Laiklik” tanımları ile katkıda bulunulmuş, 1923’ün kazanımları tamamıyla ortadan kaldırılmıştır. Buna bir de ana- muhalefet partisinin “Türkiye’de Laiklik tehdit altında değildir.” söylemi eşlik etmiştir.

Bugün ise düzen dışı muhalefetin kimi unsurlarında Kemalizm’in devlet içindeki tasfiyesi ise pek anlaşılamamıştır. Devlet içindeki bu şekildeki bir dönüşüm ele alındığında bunu bir “anomoli” olarak ele almak mümkündür. Ancak Türkiye’nin kapitalist gelişimi ile kamusal alanlardaki değişim ve toplumsal ilişkiler ele alındığında bu durum doğal bir süreç olarak algılanmalıdır. Son elli yılın büyüme modeli ile siyasal politikalar gözden geçirildiğinde, işçi sınıfının örgütsüz hale getirildiği, eğitim ve sağlığın bir hak olarak gasp edildiği, doğal alanlarının yağmalandığı ve bunlara ek olarak ülkenin bütünüyle uluslar arası tekellere devredildiği bir ortamda ne cumhuriyetten ne de laiklikten bahsedilebilirdi.

Ancak Komünistler’ in yıllarca sürek üzerinde durdukları “Cumhuriyet Yıkıldığı” tezi bugün özellikle de 14 Mayıs seçimlerinden sonra daha geniş çevrelerde kabul görmeye başlamış durumdadır ve “cumhuriyetin yıkılmasından” rahatsız olanların sayısı hızla artmaktadır.

Bu yüzden Türkiye Komünist Partisi’nin 22 Ekim’de “Halk için Cumhuriyet, Cumhuriyet için Sosyalizm” buluşması, Türkiye’ ye giydirilen deli gömleğine karşı büyük bir çığlık olacaktır. Bütün halkımızı “Cumhuriyet ve Laiklik” kavgasına omuz vermeye davet ediyorum.

Esenlikle

21.09.2023

 

 

 

 

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL