UNUTMAYANLAR UNUTANLARA ANLATSIN LÜTFEN Merkezi Kahramanmaraş olduğu halde 10 ili yıkan, bazı şehirlerin neredeyse tamamını ve ilçelerini moloz yığınına çeviren, enkaz altında kalan insanların günlerce kurtarılmayı bekleyip de çoğunun..
UNUTMAYANLAR UNUTANLARA ANLATSIN LÜTFEN
Merkezi Kahramanmaraş olduğu halde 10 ili yıkan, bazı şehirlerin neredeyse tamamını ve ilçelerini moloz yığınına çeviren, enkaz altında kalan insanların günlerce kurtarılmayı bekleyip de çoğunun donarak öldüğü, ülke çapında faciaya dönüşen depremdir, “ 6 Şubat” depremi. 6 Şubat gecesini depremin merkezinde yaşamış biri olarak o sarsıntı anlarını unutabilirim belki. Ancak, bu ülkenin bir vatandaşı olarak depremden sonraki günlerde biz depremzedelere hissettirilen o kimsesizlik ve yalnızlık duygusunu unutmam mümkün değil.
Günlerce, orada yıkılan binaların başında devletin gücünü, telaşını, merhametini görmek isteyen insanların, sesini duyabildiği ama ulaşamadığı yakınları için duyduğu bu kolektif acı ve çaresizliğin büyüklüğü, daha ilk günden depremin büyüklüğünü geride bırakmıştı.
Günlerce, yumak, ısınmak, sığınmak için bir yer, bebekleri için süt bulamayan, ilaç içmek için suyu olmayan insanların arasındaydım. Açlık neydi ki… Çocuğunu askere gönderen, vergisini ödeyen, çalışan, üreten, ülkesi için emeğini esirgemeyen, verdiği vergilerle komşu ülkelerin insanlarını besleyen insanlardık çoğumuz. Felaketin ortasında günlerce, yarın belki sıcak bir çorbaya kavuşuruz umudunu taşındı ertesi güne. O günlerde oradaki insanların içini ısıtan tek şey, yurdun dört bir yanından insanların bize ulaşmak için çırpınışı kaygısı ve kederiydi. Çok uzaklardan uzatılan milyonlarca elin sıcaklığını duyumsamadığımız sanılmasın. Hem de nasıl duyumsadık. Kilometrelerce uzağımdaki insanların gözyaşlarını yanağımda süzülürken gördüm. Çok ciddiyim bunu söylerken. Yaşadım bunu. Oradayken hiç ağlamadım ben. Sanırım olayın şokunu atlatamıyordum. Sürekli aldığımız ölüm haberleriyle şoktan şoka giriyorduk.
Birinci gün; “ Şu apartman da yıkılmış, şu bina da çöktü kızı da, torunu ölmüş, enkazın altındalar hala, kurtarılmayı bekliyorlar, sesleri geliyormuş, mesaj alıyorlarmış…”
İkinci gün; “AFAT henüz ortada yokmuş, yeğeni enkaz altındaki amcasının elini tutuyormuş, moloz parçasını kaldırdığında kolun kopuk olduğunu anlamış, sesime cevap veriyordu, bir saatten beridir sustu…”
Üçüncü gün; “O da ölmüş, artık sesleri duyulmaz olmuş, bize izin vermiyorlar, enkaza yaklaştırmıyorlar, bazıları ilk gece çıkarabildi yakınlarını, sonra dan bırakmadılar, zaten beton kütleleri bizim kaldırmamız imkansızdı, İnsanlar ölülerini almak istiyorlar, bulamıyorlar, Kapıçam ‘daki mesire alanında yüzlerce ölü üst üste istif edilmiş, kefen yok, enkaz altından çarşaf çekmeye çalışıyor ölüsü olanlar…”
Deprem bölgesinde herkes sadece kendi çemberinin içinden haberdardı. Çember dışında olanları ellerimizdeki telefonlardan almaya çalışıyorduk.
Soğuktu, kar yağıyordu, açlık, susuzluk, tuvaletsizlik vardı, pislik vardı, çaysızlık vardı, çorbasızlık, ekmeksizlik vardı, çoğumuzda paltosuzluk, çorapsızlık vardı.
Bir de o güzelim, “yanınızdayız” duygusu vardı… Sizi düşünüyoruz, sizin için kahroluyoruz, dualarımız sizinle, çok mu soğuk, geceleri nerede kalıyorsunuz hiç mi bir şey yemediniz…
Hemen herkesin birçok akrabası, arkadaşı, tanıdığı, tanımadığından geliyor bu cümleler. Biliyorduk, ülkedeki herkes, sadece bizi düşünüyordu. Sevgi insanı nasıl ısıtırmış, nasıl doyururmuş meğer. Konforlu bir çadır olurmuş, dört başı mamur sofra, su olurmuş, soba olurmuş meğer.
Üçüncü gün, akşam üstüydü… Trabzonlu bir hayırseverden gelen kumanya poşeti ulaştı kaldığımız yere. içindeki ekmeğin yumuşaklığı ve o dünyanın en güzel zeytininin tadı damağımdan gitmiyor. Sanırım dünyanın en güzel zeytinini bulup koymuştu pakete… Ağlamıyordum yerken. Zaten insan güzel bir şey yerken niye ağlasın ki… oradaki herkesten biriydim ben de, sonuçta. Üç gün olmuş ve hiçbir şey yememişim. Olmayan şey yenilir mi, yemek denilen şey, ölüm haberlerinin ve enkazda can çekişenlerin acısında unutulur gider. Ne acıktım, ne ağladım. Gelen her kötü haber bizi bir şoktan ötekine sokuyormuş meğer. Sonradan ayırdına vardığım, yüzlerce kilometre öteden bizi düşünüp yollara düşmüş bir insanın şefkatini hissetmiştim o an. O an sorguladım, Hani Kızılay? Dün birinden duymuştum, Kocaeli depreminde ordaymış, 4. Saat itibariyle deprem bölgesinde çadırlar kurulmaya, sıcak çorba ikramına başlanmış. Açlık hissetmediğimden olacak ki, üzerinde durmamıştım o an.
Trabzonlu biri kendi imkanlarıyla, kumanya hazırlamış, yola düşmüş, derelerden, tepelerden, tünellerden geçmiş ve bize, yumuşacık ekmek , zeytin ve helva getirmiş. Yıllar önce kaybettiğim babamın elini hissettim başımda. Zeytin- ekmek boğazından geçerken, saçımı okşuyordu babam, çok üzülmüş, anneme hazırlatmış paketleri, koşmuş gelmiş ta oradan. Ağlamıyordum, yanaklarımdan süzülen yaşları ağlamaktan saymıyorum bu yüzden. Yakınlarımın, uzaklarımın göz yaşıydı onlar. Türkiye’nin güzel insanları çok ağlıyormuş meğer. Bu yüzden, benim göz pınarlarımdan taşan onların göz yaşlarıydı. Devlet yoktu henüz ortalıkta ama yurttaşlar vardı, birbirini düşünen, elini uzatan gerçek yurttaşlar. Bir de mülteciler vardı orada. Havayoluyla, karayoluyla gelen yardım paketlerini bizden önce kapan-yağmalayan-bize bir şey bırakmayan mülteci din kardeşlerimiz vardı orada.
İlerleyen günlerde şehirde devletin değil tarikatların, cübbeli erkeklerin, peçeli kadınların yardım şovu da bu ülkenin başına gelecek başka türlü yıkıcı depremlerin hissedilen öncü dalgalarıydı, baba sorarsanız.. Nevalenin bolluğundan yerlerde gezen hamburgerler, köfteler de, ambalajı açılmamış yastıkların, battaniyelerin bolluğu da unutulmayacak. Devletinden zengin, devletten bonkör olan bu örgütlü ve devletten hızlı organize olabilen yapıların sunduğu bolluğun kaynağını sorgulamayan zihniyet de ayrı ve başlı başına bir sorundur. Çadır satan Kızılay, rezaletin son perdesiydi bence. Daha doğrusu çoğumuzun bilmediği rezaletin su yüzüne çıkmış haliydi.
Kahramanmaraş’ta geçmiş dönem AKP’li bir kadın vekilin İBB Başkanına cırlak tepkisi de asıl felaketin deprem değil siyasi etik olduğunun sahnelenişiydi. Bedeni depremin merkezinde olduğu halde kendisinin orada yaşanmakta olan acıdan ne kadar uzakta olduğunu daha nasıl anlatabilirdi bir insan…Kasap- koyun hikayesi değildir de nedir bu…
Öznel olarak, 6 Şubat depreminde ailemde can kaybı yaşamamış biri olmama rağmen depremi ve sonraki günleri Kahramanmaraş’ta yaşamış olmak, benim için aylarca süren yeni, duygusal ve travmatik bir dönemin başlangıcı oldu. Artık ağlıyordum. Depremden sonra, Ankara’ya, yakınlarımın yanına geldikten sonra da tanıdığımız bir çok insanın ölüm haberlerini alıyorduk. Çok ama çok sevdiğim üniversite arkadaşımın, aynı zamanda yurttaki oda arkadaşımın Hatay’da enkaz altında kalarak öldüğü haberi tarif edilemez ve şiddeti azalmayan bir acıdır benim için.
Evet, artık ağlıyordum. Sürekli, aralıksız, biteviye, aylarca ağladım. Evimdeki televizyonu aylarca açmadan yaşayan biri olarak televizyonun başından ayrılamıyordum. Herkes gibi. Anladım ki ateş çemberinin içindeki acının en gerçekçi sentezini, çemberin dışındakiler yapabiliyormuş. Belki de merkezdeki acı uyuşturuyordur insanı. Orada acı paylaşılıyordu. Canı az yanan, çok yanan için yanıyordu. Anladım ki adil olan sadece doğaydı. Nimetleriyle de afetleriyle de adildi doğa. Bu yüzden felaketin ortasında depreme isyan yoktu. Ölümler depremden değildi. Asıl isyan, kaldırılamayan moloz yığınlarınaydı. Moloz yığınlarında donarak ölenler içindi. Mama içindi, süt içindi, su içindi, pet içindi, çadır içindi, toplanma alanı içindi, ortada görünmeyen yetkililer içindi. Kolonları kesen cehalet ve sorumsuzluk içindi.
Deprem adildi. Adil olmak ahlaki bir davranıştır. Ayakta abide gibi duran binalar, can kayıplarının, yaralıların sorumlularını işaret ediyordu. Ülkedeki merkezi ve yerel yönetimlerin zafiyetlerini, uygulama ve denetimdeki zafiyetleri, beceriksizlikleri, liyakatsizliği, ahlaksızlığı, rantçılığı işaret ediyordu.
Depremden sonraki günler, haftalar, aylar depremden daha vahimdi. Bu yönüyle toplumun zombi katmanlarında farkındalıklar yaratabilirdi. Aradan geçen bir yılın sonunda farkındalık gibi zihinsel bir aydınlanmanın artık ütopya olduğu gerçeği biraz daha kesinleşmiş görünüyor.
Yıkılmayan binalardan sağ kurtulanlar dışarı çıktıklarında birçok gerçekle yüzleşmiş oldular. Yüzleştiler yüzleşmesine de ülkede iktidar seviciliği gibi, insanları zombileştiren marazi bir durum da vardı. Bu da başka bir acı gerçeğimizdi. İlerleyen günlerde ülkenin acı gerçeklerinin bir düelloda karşı karşıya geleceği belli olmuştu. Krizlerden nemalanmak, durumdan fayda çıkarmak gibi bir yetenek vermişti Allahu Teala birilerine. Her neyse… Yaşayıp gördük, hangi acımızın daha büyük olduğunu. Bizim zombiler “ yine kazandık” naraları attı sokaklarda. Özellikle de deprem bölgelerinde. Kendi acısına bile hak ettiği değeri vermeyen olsa olsa zombidir benim nazarımda. Ez cümle, deprem de kurtaramadı bizim zombileri.
Tam bir yıl geçti. Geçenlerde bir vesileyle Osmaniye’ye yolum düştü. Geçmişte on üç yıl yaşamışlığım var o şehirde. Depremden sonra bir yıl geçti, Osmaniye’de şehrin hali içler acısı. Bahçeli’nin şehri ölmüş bir şehir, ölüsü yerde yatıyor. İktidar ortağı MHP’nin Sayın Genel Başkanı, o ki kendi şehrine bile bir gram hayrın dokunmamış, bence “kapatalım gitsin” senin işe yaramayan partini. Arif Nihat Asya’nın Fetih Şiirinin dizesiyle gönderelim hem de. Yakışır…
“yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın”
Böylece Anayasa Mahkemesi ve Tabipler Odası da senden kurtulmuş olur.
Benden söylemesi, ölülerden, ölüsü bulunamayanlardan, kayıp çocukların ailelerinden, insanın içini ürperten, içi ölü ve diri insan dolu enkazın başında geceler boyu nöbet tutan, kurtarma ekiplerini bekleyen insanlardan ben diyeyim yüz bin, siz deyin milyon kez ah aldınız. Bu kadar “AH” la iflah olur musunuz, onu da artık siz düşünün…
Tam bir yıl oldu, ben kendi adıma ne o zeytinin tadını ne de bizi karda, kışta günlerce yapayalnız bırakan iktidarı unuttum.
Unutmayanlar unutanlara anlatsın lütfen. Pardon, unutmayanlar zombilere anlatsın, lütfen. Olmadı bu dertten ölürüz, ama insan gibi…
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)